Cehennem Günleri

<meta name=”google-adsense-account” content=”ca-pub-7350718767107764″>

Aynı mahallede beraber büyüdü Mehmet’le Yusuf. Sabah yine erkenden yola düştüler. Bir saat sonra gün ışımaya, onlar da daha hızlı yürümeye başladı. Soğuğa karşı, iyiydi hızlı yürümek, hiç konuşmadan yan yana… Yusuf on iki, Mehmet on bire basmıştı bu yıl.  İkisi de konuşmadan bilirdi birinin diğerine ne dediğini…

Hep aynı geçerdi günler, her sabah o günün başka olacağı ümidi ve yine aynı günün yaşanacağını bilmenin güvenliği içinde buz gibi ayazda konuşmadan ama birbirlerine soğuğu, yokluğu, babalarını, analarını, mahalledeki kızı anlatarak, gittiler. 

Uzaktan inşaat göründü. Yusuf bildi, Mehmet de açtı. Durdu inşaata gelmeden, Mehmet de durdu.  Anladı Yusuf’un neden durduğunu. Yusuf hırkasının içinden bir somun ekmek çıkarıp, ikiye böldü. Yarısını Mehmet’e uzattı. İki çocuğun yarım somunu yutmaları için bir dakika bile çok geldi.

Kendilerini biraz daha iyi hisseder gibi olup, inşaata yöneldiler. Çalışmaya. Toz, kargaşa, bağrış, çağrış, küfür, gün geçti cehennem gibi.

Paydos vakti Mehmet’le aynı yola koyuldular. Bu sefer etraftaki dükkanlar görünüyordu. Vitrinlerde ucuz kıyafetler, bakkal, tatlıcı, dönerci, yine kıyafetci, hırdavatçı…

İkisinin de ciğerlerine döner kokusu doldu. Hoşlarına gitti. Aynı anda sırıttılar. Tatlıcının vitrininde ışık vardı. Işığın altında çeşit çeşit tatlılar, ama ille de vitrinin orta yerindeki kocaman baklava tepsisi… Güzel miydi? Güzel ne kelime ? Nerdeyse ölümcül Müjgan gibiydi. Orada ışığın altında… Hani dile gelse dese ki hanginiz ölür bana, ne Yusuf ne Mehmet ikiletmez,  ölürdü ikisi de.

Günün yorgunluğu, akşamın açlığı bacakları titrer gibi oldu, duraladı Mehmet bir iki saniye… Yusuf vitrine göz attı. Eliyle Mehmet’i itekledi. Dükkan boştu. Baklavacı neredeydi? Hacet mi görecekti?

Yusuf incecik bedeniyle, çevik bir hareketle içeri süzüldü. Mehmet de yanında, tuttular tepsiyi, son sürat yokuştan aşağı, ilk sokaktan sola, sonra sağa, ilk kısa yokuştan yukarı, gene sağa…

Metruk kulübeye vardılar. Çabucak baklavaları birer ikişer atıştırmaya başladılar.

Beş altı dakika geçmişti ki, metruk kulübenin dışından bağrışmalar gelmeye başladı. Önde polis, arkada baklavacı ile mahallede onların tepsiyi aldığını gören çocuklar… Ah çocuklar ah…

Polis tuttu tepsiyi, verdi baklavacıya, baklavacı bağırdı ‘’Davacıyım’’…  Yıllar yılı çınladı kulaklarında ‘’Davacıyım…’’’

Dava görüldü. Ceza verdi hakim ibret-i alem için… Aylar, yıllar boyu hapis…

Baklavacı bunaldı çevrenin ayıplamasından koştu mahkemeye, ‘’Geri’’ dedi ‘’Geri çektim suçlamamı…

‘’Yok’’ dedi asık yüzlü siyah takım elbiseli beyler ‘’Olmaz birden fazla kişi suç işledi. Bu örgütlü suç, bireysel vazgeçemezsin, kamu güvenliği söz konusu…’’

Herkes duydu, gördü… Koskocaman ülkede kimsenin gücü yetmedi onları dışarda tutmaya. Girdiler hapse yalnız, kimsesiz …

Aylar yıllar sonra, çıktılarında konuştular güç bela’’ Işıksız uyuyamayız biz gece…’’ dedi biri, öbürü dedi ‘’En sevmediğim şey yemek…’’

Hatırlarsınız biz de duyduk,

Üzüldük mü? ‘’Evet, tabii üzüntü bedava…’’

Utandık mı? ‘’Yok, niye ki kabahat gelin olmuş…’’

Neler dedik? ‘’Baklavacının suçu’’, ’’Hakimin suçu’’ ,‘’Adaletin gözü kör’’, ‘’Ah, fukaralık…’’

Hatta hatta ‘’Çocukların cahilliği, yapmayacaklardı ‘’ bile dedik…

Hiç birimiz durup da sormadık ‘’Ya bu çocuklar haklıysa…’’ ‘’Ya toplum huzuru için gereken bu değilse…’’

Not: İlgili ceza maddesi 4 çocuğun baklava çalarak, hüküm giymesinden 18 yıl sonra düzeltildi. TCK 145

Öykü tümüyle kurgudur.

6 Comments

Bir Cevap Yazın