
script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script
Güney Kore doğumlu Alman filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu adlı eserinde modern insanın farkında olmadan geliştirdiği içsel krizi, neoliberal iktidar biçimiyle ilişkilendiriyor.
Yorgunluk Toplumu, her ne kadar bir analiz ya da tespit metni gibi değerlendirilse de kitabın aynı zamanda bir uyarı metni olduğu da göz ardı edilmemelidir.
Michel Foucault Bir önceki yüzyılı “disiplin toplumu” olarak tanımlar. Bu toplumsal yaşam sisteminde birey, emreden otoriteler, yasaklar ve normlarla sınırlanmıştır. İktidara tabidir.
Han’a göre, 21. yüzyılın toplumu ise “disiplin toplumu” olmaktan çıkıp, “performans toplumu” haline gelmiştir. Artık birey dışarıdan emirler ve yasaklar ile sınırlandırılıp yönlendirilmez. Bireysel sınırlar nerdeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
20. yüzyıl insanının benimsediği “yapmalıyım” fikri 21. yüzyılda “yapabilirim”e evrilmiştir. İlk bakışta bu durum bireyin üzerinden zorunluluğu ve sınırlanmayı kaldırıp uçsuz bucaksız bir özgürlük alanı sunuyor gibi görünebilir. Oysaki uygulamada söz konusu “yapabilirim” düşüncesi kişinin hep daha iyisini yapabilirim itkisiyle hareket etmesine dönüşür. Böylece dışarıdan herhangi bir baskıya gerek kalmadan insan kendi iradesiyle, hatta “kendi istenciyle” sürekli daha iyisini yapmayı hedefler hale gelir. Daha iyisini yapmanın sınırı olmadığından işlem kesintisiz bir proses haline dönüşür.
En sonunda gelinen noktada dışarıdan bir efendi olmasına gerek kalmadan kişi sürekli olarak kendi kendini sömürerek tüketir.
Hatta Byung-Chul Han bir yerde, “Bu çağda hiç kimse ölmez, herkes yavaş yavaş tükenir,” diyerek duruma netlik kazandırıyor. Teoride sevimli ve özgürlük temsili gibi görünen “yapabilirim” motivasyonu uygulamada “yapmak zorundayım” haline geliyor.
Günümüz dünyasında insan, özgür olduğu illüzyonunda, bitmez tükenmez bir döngü halinde içindeki görünmez efendisinin emirlerini yerine getirmek için sürekli çabalar.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda işaret ettiği temel kırılma, artık dışsal bir baskı rejiminde değil; gönüllü bir aşırılık çağında yaşıyor olmamızdır. Modern özne, sömürülen değil, kendini sömüren bir figürdür. Ne yazık ki “yapabilirim” buyruğu, “yapmalısın”dan çok daha yıkıcıdır. Çünkü bu yeni özne, sınırlarını zorlamaz; sınır fikrini tamamen ortadan kaldırır. Sınırsızca kendini tüketmenin önünü açar.
Modern Zamanlar ve Multitasking
Günümüz düzeninde fark ettirilmeden bireye dayatılan rejimin en görünür ama en az sorgulanan pratiği ise multitaskingtir.
Multitasking, çağdaş çalışma kültüründe neredeyse ahlaki bir erdem gibi sunulur. Aynı anda birçok işi yapabilen kişi “başarılı”, “çevik”, “çağa uyumlu” kabul edilir. Oysa Han’ın da altını çizdiği gibi, bu çoklu dikkat hali bir zenginlik değil, derinliğin yitimidir. Dikkat bölündükçe çoğalmaz; sığlaşır.
Byung Chul Han konuyu Yorgunluk Toplumu‘nda şöyle ele almaktadır:
“Çoğalan iş yükü ile gelişen, kendine özgü yeni bir zaman ve dikkat tekniği olan multitasking medeniyetin ilerleyişini temsil etmez. Multitasking insanın geç-modern işçi ve bilgi toplumunda yalnızca çalışmasına uygun bir kabiliyet değildir. Multitasking daha ziyade bir gerilemedir. Özellikle vahşi doğadaki hayvanlar arasında bir hayli yaygındır. Balta girmemiş ormanda hayatta kalabilmek için vazgeçilmez bir dikkat tekniğidir.
Yemekle meşgul olan bir hayvan kendini başka vazifelere de yöneltmek zorundadır. Mesela yırtıcı hayvanları avından uzak tutmak mecburiyetindedir Avını parçalarken kendisi de başka hayvanlara yem olmasın diye sürekli olarak etrafı gözetlemek zorundadır. Aynı anda yavrusunu korumalı ve eşinden gözünü ayırmamalıdır. Vahşi doğada hayvan dikkatini muhtelif işlere bölmeye mecburdur. İçinde bulunduğu anı kollamak zorunda olduğu için derinlere dalamaz.
Yalnızca multitasking değil bilgisayar oyunu vb. aktiviteler de buna benzer geniş fakat yüzeysel bir dikkat alanı oluşturur. En son toplumsal gelişmeler ve dikkatin yapısal dönüşümü insan toplumunu sürekli olarak geriletiyor. Buna bağlı olarak iyi bir yaşam sürme kaygısı gittikçe hayatta kalma kaygısına doğru evrilmeye başladı.
Oysaki insanlığın kültürel icatları ki buna felsefe de dahildir bize derin ve yoğun bir dikkat verir. Kültür, içinde derin bir dikkatin olduğu ortamı şart koşar. Son gelişmelerle derin dikkatin yerini bir başka dikkat formu alıyor. “Hiperdikkat”. Çeşitli hedeflere, çeşitli bilgi kaynakları ve işlemler arasındaki ani odaklanma değişimleri bu dağınık dikkati besler. Fakat hiper dikkatin oluşturduğu kargaşa ortamında yeni bir şey oluşmaz. Sürekli performans gösterme hali modern yaşamda dinlenme vaktini ortadan kaldırır. Dinlenme vakti ve derinleşme yeteneğinin kaybı ile “dinleme kabiliyeti” de ortadan kaybolur. Dinleme kabiliyeti, doğrudan doğruya yoğunlaşmış ve derin dikkat istidatımıza dayanır.”
Multitaskingin Sanatla İlişkisi
Sanat, tarihsel olarak dikkat, bekleme ve yoğunlaşma talep eden bir alandır. Bir roman, bir tablo ya da bir film, izleyicisinden/okurundan zaman ister. Bugün ise sanat da multitasking rejimine eklemlenmiş durumda.
Sergiler “instagramlanabilir” işler üretiyor. Filmler birden fazla ekranla izleniyor. Romanlar, okurun bölüneceği varsayımıyla yazılıyor. Sanat, artık içerik haline geldi. Ve içerik, hızlı tüketilmek üzere vardır.
Bu noktada yaratıcı gücün zayıflaması şaşırtıcı değildir. Çünkü yaratıcılık, hızdan değil duraksamadan beslenir. Han’ın “olumlu yorgunluk” dediği şey, düşünsel bir yavaşlama, üretken bir boşluktur. Bu iki durum sanatın asıl koşuludur. Multitasking ise bu boşluğu sistematik olarak yok eder.
Bugün sürekli üretmemek neredeyse bir kusur. Süreklilik, niteliğin önüne geçti. Sanatçı ve yazar, kendi temposunu değil, platformların temposunu izliyor. Multitasking burada yalnızca bir alışkanlık değil, var olmanın koşulu haline geldi.
Yorgunluğun Estetiği
Byung-Chul Han’ın dikkatimizi çekmek istediği nokta: Daha fazla üretmek mi istiyoruz, yoksa başka türlü üretmek mi konusudur. Yorgunluk Toplumu’nun sanatçısı, ya bu rejime uyum sağlayarak tek tipleşecek ya da bilinçli bir yavaşlamayla kendine sistem dışı bir alan açacak.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu burada bir uyarı metnine dönüşür: Yaratıcılık, hızla ve sürekli maruziyetle değil; gecikmeyle, yalnızlıkla ve seçici bir sessizlikle güçlenir. Bugün sanatın ihtiyacı olan şey daha çok üretmek değil, daha az ama daha derin düşünceleri ortaya koyabilmektir.