Gece, Karanlık Çam Ağacı

 Gecenin karanlığında odanın kapısını sessizce açtım. Dışarı çıktım. Bütün ümidim dışarıdaki karanlığın, içimdekini yutmasıydı. Niyetim karanlığı geceye bırakıp, yükümü hafifletmekti. Dışarıda hafif bir rüzgar ve simsiyah sonsuzlukla karşılaştım. Rüzgarın ve çok naif hareketlerle titreşen yaprakların sesi, beni kendilerine doğru çağırdı. Süzülürcesine sanki hiç vücudum yokmuş gibi, varlığımı hissetmeden bahçenin en dip köşesinde duran çam ağacına doğru ilerledim.

Çam ağacı bu evi aldığımızda dikilmişti. Birlikte büyümüş, sevdiklerimize birlikte veda etmiş, dertlerimizi hiç kimse duymadan, sessizce birbirimize dökmüştük. Yine aynı şeyi yapmak istedim ve hafifçe gövdesine tutunarak yanına yere, oturmaya çalıştım. Aniden sertleşen rüzgar ağacın dikenli yapraklarını yüzüme doğru fırlattı. Anladım. Bu gece öyle hüzünlü, öyle karaydı ki… Dertleşmek bile yük gelmişti çam ağacına.  

Birkaç yaprağını rüzgarın sesine karışan, hıçkırık sesiyle aşağı bıraktı.  Ayaklarımın ucuna düştü yapraklar. Çiseleyen yağmuru fırsat bilmiş, gözyaşlarını bırakmıştı bana yolladığı yaprakların üzerinde. Elimi kaldırıp gövdesine koydum. Koskoca gövde rüzgarda bükülüp, kendi üzerine kapanamadığından olduğu yerde sallana sallana inliyor, ağlıyordu. Biliyorum, ben de özlemiştim şimdiden ama ne çare. Özlemin çaresi olsa… 

Çam ağacı burada olmasa kendimi öyle yalnız sanırdım ki. “Gelecek ” diye fısıldadım ona ”Yine güleceğiz birlikte… Korkma sen.” Çam huysuz huysuz sallandı, bu gece bana tahammülü yoktu. Yavaşça toparlanıp, içeri girdim. İçeride bulunan büyük pencereden, epey uzaktaki denizi seyrettim. Simsiyah denizi, tıpkı zaman gibi yanına gelen her şeyi içine alıp eriten, dönüştüren uçsuz bucaksız derinliği…

Denizin üzerindeki buluta yansıdı bu sabah olanlar. Nasıl da ışıl ışıl güzel bir güne başlamıştık seninle. Her günkü gibi sakin keyifli kalkmış, gülerek kahvaltı etmiştik. Nasıl olmuştu? Çalan cep telefonu, telefonda duyduklarım. Bütün bunları senin hassasiyetini tamamen unutup, olduğu gibi hiç düşünmeden dönüp sana anlattığım dakikalar.

Kararan yüz ifaden ve geri gelen kabusumuz… Uzun yıllar önce kurtulduğumuzu düşündüğüm izleri gördüm yüzünde, çabucak esir aldı pusuda bekleyen hastalık seni. Yere yatıp, olduğun yerde vücudunu yay gibi kıvırıp, sarsıla sarsıla ağlamaya başladın.

Ne yapsam çaresizdi, seni avutamadım. Hastaneyi aradım. Bir ambulans yolladılar. Birlikte bindik. Ambulansın, kutsal deniz gibi ikiye ayırdığı trafikte, olabilecek en kısa sürede acilde aldık soluğu, hemen müdahale etti, beyaz giyimli birileri ve daha önceleri onlarca kez yapılan yatış işlemleri yinelendi… Seni yerleştirip, eve dönmek için hastaneden ayrıldığımda fark ettim ki, içim kanıyor. İç kanaması bir kere başladı mı, durması uzun sürer günler, haftalar belki aylar, yıllar…

İçimi çektim. Hayat,  neşe ve acıların arka arkaya bile değil, aynı anda bir arada yaşandığı bir yolculuktu.  Sığamadım odaya, tekrar dışarı çıktım. Bahçe önce olduğu kadar karanlık değildi. Saat ilerlemiş tan yeri nazlı nazlı uyanmaya başlamıştı.

Çam ağacının yanına gidip, fısıldadım “Geçmişin bataklığından kurtulup yeni zaman döngüsüne kapılma zamanı geldi. Yüzyıllardır kendini tekrar ederek, hep ileri akan nehir içinde mecbur yeniden ümit ederek yer alacağız ” Çam ağacı olduğu yerde sallanmayı bıraktı. Yeni günü karşılamak üzere dallarını yukarı doğru uzatıp, her zamanki gibi mağrur ve kıpırtısız dimdik olduğu yerde durdu.

Sonbaharın gelip geçtiği, mevsimlerin değiştiği bu bahçede yüzümde bir tebessüm vardı artık. Hayatın iniş çıkışlarını kabul etmiş, her anı kucaklamaya hazırdık. Birlikte,    sonsuz döngüyü kabul etmeye, yaşamanın tadını çıkarmaya devam edecektik.

Önemli olan kaybettiklerimiz değil, yeniden bulduklarımız, bulacaklarımızdı.  

4 Comments

  1. Remember, the storm is a good opportunity for the pine tree to show its strength and its stability… (Ho Chin Minh)

Bir Cevap Yazın