Edebiyatın Kurucu Temeli Kuşku     

script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script 

https://www.bloglovin.com/v2/own_profile

“Düşünmek metni yorumlamak değil, onunla birlikte kuşkuya düşmektir.”

Ulus Baker

Kuşku literatürde “bir şeyin anlamından emin olamama durumu” olarak tanımlanır. Felsefe alanında ise kuşkuculuk akıl, duyum, sezgi ve bilginin hem sınırlı hem de değişken olduğundan hareketle, bu yetiler aracılığı ile elde edilen bilginin kesinlikten uzak olabileceği kabulüne dayanır.

Sosyolojik açıdan konuya yaklaşıldığında ise çağımızın “kuşku çağı” olarak adlandırılması çok yaygın ölçüde kabul görür. Bu olgu hem Avrupa hem de ABD sosyolog ve düşünürleri tarafından benimseniyor.

Düşünürlere Göre Edebiyatta Kuşku

Kuşkunun edebiyattaki yerini belki de en iyi anlatan düşünür Ulus Baker’dir. Baker bu konuda “Bir edebiyat eseri bazen sadece kuşkuyu sürdürebildiği ölçüde değerlidir.” diyor ve ekliyor “Kuşku sayesinde düşünce sabit noktalardan kurtarılıp, anlamlı yol kıvrımlarına ulaşabilir.”

Benzer biçimde Gilles Deleuze de düşüncelerinde, edebi metinde çözülmesi gereken bir sır aranmasından çok, tıpkı Kafka’nın yazılarındaki gibi anlamın değil kaçış çizgilerinin takip edilmesinin gerekliliğini vurguluyor.

Jean Paul Sartre ise “kuşku, düşüncenin kalp atışıdır” diyerek, onun hayati önemine dikkat çeker.  Tıpkı kalbin atması ile yaşamın sürdürülebilmesi gibi düşüncenin dinamik kalması için de öncelikle kuşku duyulmalıdır. Sartre “kuşku yoksa, düşünce durur” fikrinden hareket eder. Çünkü kuşku, zihinde kesin olarak kabul görmüş olanı sorgular.

Sartre’a göre kesinlik, düşüncenin düşmanıdır. İnsan “artık biliyorum” dediğinde, düşünce süreci yavaşlar hatta durur. Oysa kuşku, zihni daima tetikte tutar. Bir anlamda kuşku, düşüncenin dolaşım sistemini canlı tutan atışlardır. Sık yapılan bir yanlışta kuşku, pasif bir tereddüt hali gibi düşünülürse de aslında düşüncenin yaşadığının kanıtıdır. Nasıl ki kalp atmadan vücut yaşayamaz, kuşku olmadan da düşünce gerçek anlamda var olamaz.

Pek çok düşünür ve yazara göre edebiyat hakikati göstermek için değil, hakikatin ne olabileceğine dair sorular üretmek için vardır.  Dolayısıyla kuşku bir son değil başlangıç olarak kabul edilmelidir. Bütün bilim ve sanat dalları gibi edebiyat da cevapların değil soruların altını çizebildiği oranda kalıcıdır.

Kuşku edebiyatta yıkıcı olmanın ötesinde kurucu, inşa edici bir faktördür. Metinde bir cümlenin eksik kalması, karakterin kararsızlığı, okurun hikayede eksiklik hissetmesi, şiirdeki belli belirsiz suskun ima, yazarın/ şairin zafiyetini değil metnin edebi ve felsefi gücünü gösterir.

Edebiyat ve felsefe alanında çalışan düşünür yazarlar, düşünceyi büyütmek için metne sadakat hatta itaatle bağlanmanın hiçbir anlamı olmadığını belirtiyor. Düşüncenin büyümesi, sınırlarının genişlemesi sadece anlatıya kuşku ile yaklaşılmasıyla gerçekleşebilir diyorlar.

Aynı Karanlıkta Farklı Yankılar

Kuşku, edebi metinlerin yalnızca konusu değil; aynı zamanda kurucu ilkesi olmuştur. Tarihe ve toplumun gelişimine damgasını vuran dev edebiyat eserlerinde karakterler çoğu kez ne istediklerini bilmezler, hatta kim olduklarından bile emin değildirler. Bu eserlerden bazılarından bahsedecek olursak:

William Shakespeare / Hamlet

Shakespeare’in Hamlet’i, kuşkunun tiyatrodaki en bilinen sembolüdür belki de. Babasının ölümünün ardından, hayaletin anlattıklarına inanıp inanmamak arasında savrulur. “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” derken, sadece ölümle değil, hakikatin gölgesiyle de savaşır.

Bir başka açıdan bakıldığında Hamlet’in kararsızlığı, bir eylemsizlik değil, hakikatin çoğulluğuna duyulan içsel bir saygı da olabilir. Shakespeare ölümsüz eserinde doğruluğun tek bir kapıdan geçmediğini anlatmaya çalışır.

Franz Kafka / Dava

Modern edebiyatta kuşku, yalnızca dış dünyaya değil, birey bilincinin kendisine de yönelmiştir. Kafka’nın Dava’sında Josef K. bir sabah uyandığında tutuklandığını öğrenir ama nedenini bilmez. Josef K.’nın suçu belli olmadığı gibi kim tarafından yargılanıp, cezaya çarptırıldığı da belli değildir.  Kafka’nın dünyası kuşkunun kurumsallaştığı bir evreni tanımlar. Gerçeklik çözülmüş, yerine belirsizlik geçmiştir. Josef K. kendinden bile şüphe etmeye başlar.

Franz Kafka bu eseri ile dünyada kesinliğin, ancak bir yanılsama olabileceğini   gerçekliğin ise bulanıklıkta saklandığını vurgulamaya çalışır. Bu kadar belirsizliğin arasında okurun yaşamına dair bir şeyler bulabilmesi de Kafka’nın edebi dehasından başka bir şey değildir.

Albert Camus / Yabancı

Albert Camus, Yabancı‘da kahramanı Mersault’u öylesine bir adam olarak resmeder. Mersault o kadar duyarsızdır ki ne annesinin ölümünde ağlar ne de cinayet işlerken olayda bir anlam olması gerektiğini düşünür. Her şey bir bütün içinde olup bitmektedir.

Bu durum okura onun eylemsizliğini değil, anlam arayışına duyduğu kuşkuyu yansıtır. Bir başka deyişle ifade etmek gerekirse Camus çok ağır olaylarda dahi hayatın bir anlamı olup olmadığı sorusunu okurun zihnine yerleştirir.

Mersault, toplumun değerlerine yabancıdır çünkü onların sağlam olup olmadığını hakkında kesin bir fikri yoktur.  Camus için “saçma”, kuşkunun nihai yüzüdür. Evrenin kayıtsızlığına karşı insanın anlam arayışının nahifliğini hatta boşluğunu simgeler.

Samuel Beckett /Godot’yu Beklerken

Samuel Beckett’in efsaneleşmiş “ Godot’yu Beklerken” adlı oyununda, Vladimir ve Estragon’un beklediği “Godot” hiçbir zaman gelmez. Karakterlerin bekleyişi, umarsız bir anlam bulma çabasıdır. Gelgelelim eser boyunca, anlam asla belirginleşmez. Oyunun sonuna kadar karakterler sahip oldukları flu düşünce yapısını korur. Beckett’in absürd tiyatrosu, modern insanın anlamsızlık karşısındaki çaresiz kuşkusunu estetize eder.

Oyun boyunca “Gerçekten biri gelecek mi?” “Gelmeyecekse biz neden bekliyoruz?” soruları hep havada kalır, cevaplar ise belirgin bir hiçlikte yok olur. Beckett, bu oyunu ile varoluş ve kuşkunun iç içe geçtiği yepyeni bir tiyatroya imza atar.

Ancak Beckett’in karakterleri Hamlet gibi sorgulayan değil, şüphe etse de eylemsiz kalan figürlerdir. Bunun sebebi neye inanacakları, neye güvenecekleri konusunda da kesin bilgiye sahip olmamalarıdır. Bu da onların durumunu bir tür edebi “kuşku metaforu”na dönüştürür.

Virginia Woolf  / Kendine Ait Bir Oda

Kuşku, edebiyatta yalnızca çözülmesi gereken bir problem değildir. Aynı zamanda bir direnme biçimidir. Otoriteye, geleneğe, toplumsal normlara karşı bireyin kendi iç sesiyle yüzleşmesi, çoğu zaman kuşkuyla başlar. Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda’sı da bu türden bir kuşkudan doğar.

Woolf’un eserinde kadınların neden edebiyat tarihinde yeterince yer alamadığına dair sorduğu basit bir soru, tarihe, topluma ve dile dair bir devasa bir sorgulamaya evrilir. Woolf okura kuşkunun, sadece zihinle değil, vicdanla da düşünmek olduğu mesajını verir.

Jean Paul Sartre /Bulantı  

Jean Paul Sartre ünlü eseri “Bulantı” ‘da yer alan bir paragrafta şöyle söyler:

Her şeyin neden burada olduğunu, neden böyle olduğunu bilmiyordum.
Bütün bu ağaçlar, bu park, bu şehir, benim varlığım…
Hepsi fazla geliyordu.
Bir neden aradım ama bulamadım.
O anda hissettiğim tek şey, içten içe büyüyen bir tedirginlikti;
sanki dünya, beni artık istemiyordu
.”

Bu pasajda Sartre’a göre kuşku, yalnızca  bilgi eksikliği olmayıp aynı zamanda, varlığa yönelmiş bir sorudur. Sartre’ın edebiyatında kuşku kesinliğin olmadığını ortaya koyar. Bu yolla da okurda düşünce hareketini başlatarak, onu varoluş sorgulamasına iter.

Edebiyatta işlenen kuşku, yalnızca bireyin değil, zamanın ruh haline de ayna tutar. Moderniteyle birlikte değerlerin, anlamın parçalandığı, bireyin yalnızlaştığı dünyada kuşku, yalnızca bir düşünce biçimi değil, aynı zamanda varoluşun da temeli olarak ele alınmalıdır.

Edebiyatta ustaca kullanılabilen kuşku kavramı, okuru yalnızca olayın değil, anlamın da ortağı yapar.

Bir Cevap Yazın