Gerçek Üzerine Bir Düşsel Yolculuk

“Hayat bir rüyaysa, uyanmak ve uyanık kalmak cesaret ister.”
Vanilla Sky üstünkörü bir bakış açısıyla, Hollywood yapımı bir aşk filmi olarak düşünülebilir. Fakat biraz daha dikkatlice izleyince filmin, zamanın büküldüğü, kimlik ve özgürlük kavramlarının sorgulandığı hatta gerçeklik algısının didik didik edildiği, varoluşçuluk felsefesine atıf yapan bir yapıt olduğu görülüyor.
Film 2001 yapımı olup Cameron Crowe tarafından yönetildi. “Vanilla Sky” yapımının başrollerini Tom Cruise, Penelope Cruz ve Cameron Diaz paylaştı.
Maskenin Ardında Kim Var?
Filmde Tom Cruise’un canlandırdığı David Aames, genç yakışıklı zengin başarılı, istediği her şeye ulaşma yeteneğine sahip bir medya patronudur. Kendisine bahşedilen bu özelliklerin de çok iyi farkında olduğu için, pratik yaşamında diğerlerinin duygu dünyasını önemsemeye çok da gerek görmez.
Her şeyin kontrolünü elinde tuttuğu yanılgısı içindedir. Söz konusu “her şey” kendi hayatını da kapsar. Yani David kendisini ve geleceğini kontrolü altında tutabileceğinden emindir. Fakat hiç kimsenin yaşam üzerinde böyle bir hâkimiyeti olmadığını geçirdiği bir trafik kazası sonucu hem fiziksel görünümünü hem de zihinsel bütünlüğünü kaybettiğinde anlar.
Filmin en etkileyici tarafı, seyircinin hikâyenin sonuna dek David’in yaşadıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının hayal ya da bilimsel olarak ona “yaşatılan bir rüya” olduğunu ayırt edememesidir. Film boyunca biz de David ile birlikte zamanın kaotik kara deliğinde savruluyoruz.
İzlerken hiçbir şeyin tam olarak yerli yerine oturmaması bizi, Descartes’ın “Gerçek nedir?” sorusuna itiyor. İster istemez onun “Bütün bir yaşantımız niçin sürekli bir düş olmasın” şüpheciliğini düşünüyoruz.
Kazanın getirdiği fiziksel değişim, yaşamına devam edebilmesi için David’in toplum tarafından ona verilen kimlik üzerinden değil, kendi içsel sesinin yönlendirmesi ile hareket etmesi gerektiğini ortaya koyar. David ciddi bir kimlik arayışına düştüğünde, kendi seçtiği, bir başka deyişle kendisine sunulan hayatın öznesi mi nesnesi mi olduğunu bilememenin bunalımını yaşar.

Filmde David’in ideal eşi Sofia (Penelope Cruiz) “Mükemmel öteki” kimliği temsil ediyor. Ama burada da seyirci olarak ikilemde kalmaktan kurtulamıyoruz. Acaba Sofia gerçekten var mı? Yoksa David içine düştüğü boşlukta bir dayanak olarak mı onu yarattı?
Bu bölümde de aklımıza Nietzche’nin “İnsan, hakikate değil, güzel bir yanılsamaya ihtiyaç duyar.” görüşünün doğruluğu geliyor.
David için Sofia ideal, anlam dolu bir yaşama açılan kapıdır ama ne yazık ki Sofia’nın varlığı gerçeğe dayanmamaktadır. Filmin sonuna kadar Sofia’nın gerçek aşk olmasını istesek de onun güvenli bir fantezi olup olmadığı konusunda kararsız kalıyoruz.

Lucid Dream (Bilinçli Rüya Kontrolü)
Filmin ikini yarısında ortaya çıkan Lucid Dream (Bilinçli Rüya) teknolojisi, bizi yepyeni bir soruyla baş başa bırakıyor:
“Eğer hayat bu kadar acı veriyorsa ve teknoloji sonsuz bir mutluluk rüyası sunmaya muktedir ise hangisini seçeriz?” Bu sorgulama, aynı zamanda modern insanın dijital kaçışlarıyla, sanal kimliklerle, sosyal medya kurgularıyla kurduğu sahte cennetlerin metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Filmin ilerleyen sahnelerinde sahte ve sonsuz mutluluğun da bir noktadan sonra gerçekten tamamen kurtulmayı sağlayamadığını görüyoruz.
David sonunda uyanmayı, yani gerçekle yüzleşmeyi seçer. Bu da bize şunu ima ediyor:
Gerçek acıtıcı olsa da özgürlüğün ön koşuludur. Fakat bakalım sanal dünya ile bu kadar hemhal olan David, istese de gerçeğe ulaşabilecek midir?
Filmin sonunda izleyici olarak bizi olduğumuz yere mıhlayan vurucu çıkarım ise şöyle özetlenebilir:
“Hayat düz bir çizgi değildir. Ne kadar bilinçli yaşansa da duyguların bulandırdığı bir oluşumdur. Ve bütün bunların arasında uyanmak, uyanık kalabilmek olabilecek en devrimci eylemdir.”