script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script

Bir otobüs içindeyim. Biner binmez yığınla insan içine düştüm. Sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürünüyor. Bu sıralar salgın hastalık varken, enfeksiyon kapmak için olabilecek en uygun ortamdayım.
Üstelik “insanlardan ne kadar uzak dursam o kadar iyi” diyen biri olduğum düşünülürse, keşke binmeseydim şu otobüse. İlk durakta insem? Bu sefer de geç kalırım. İnmezsem de havasızlıktan düşüp bayılacağım. Neyse ki düşecek yer yok, uzun kollu kazağımı giydiğim iyi oldu. Olabildiğince yalıtmalıyım kendimi…
Biliyorum bu insan duvarını benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var. Duvar ben içindeyken mi örülmüş yoksa dışındayken mi? Böyle düşünürken, duvarın birbirine bitişik tuğlalarından biri olmuşum. Bir an hiç kopmadan sonsuza kadar burada gidecekmişim gibi hissettim. Zaten yaşadığımı zor duyumsuyordum. Şimdi de burada böylece durdum, kaldım hiç hareketsiz.
Durağa gelince nasıl inilecek acaba? Üniversitede bir hocam hayatın kendisi bizatihi bir mücadeleden ibarettir demişti. Otobüs hocayı çok haklı çıkarıyor. Binmek, içinde devam etmek ve sonunda otobüsten ayrılmak her aşama ayrı bir mücadele gerektiriyor.
Otobüs camından dışarı bakıyorum bir anlam var mı umuduyla, ama camda bir yığın insanın üst üste görüntüsü karman çorman yansıyor, gelip geçiyor. Dışarıda görüntüler var içerdekiler arasında ben bomboş öylece gidiyorum. Ne demişti Camus” Önemli olan devam etmektir” Bazı koşullarda ise “devam etmemek” takdire şayan oluyor. Yapılabilecek en kolay şey öylece kalıbın içinde devam etmek olduğu için gidiyorum. Yoksa tercihim olduğundan değil, seçeneksiz olduğumdan. Eh, düşünceden azade olmak da bir rahatlık.
Her zaman düşünmemek, irdelememek kafamda ölümle eşdeğer oldu. Bulunduğum konumda ölmüş de olsam fark etmeyecek, böylece gideceğim duraklar arasında. Kişisel gelişim kitaplarında olur ya “akışa bırak!” Öyle işte çaresiz.
Bu boşluk saplantısı, bende çocukluğumdan beri var. Dün parktayken bunu daha iyi anladım. Çocukken korkardım sebepsiz. Bir gün parkta oynarken arkamı dönüp baktığımda annemle babamın kardeşimi kayağa yerleştirdiklerini gördüm. Nasıl bir ihtimam gösteriyorlardı. O zaman da kendimi bir dekorun parçası gibi hissetmiştim. Şimdi otobüste de aynı şeyi hissediyorum. Kapalı kutunun içinde iradesiz, boş, anlamsız belirsizliğe doğru giden bir silüet. Bu gidişte devamlı olarak çöken, bozulan, yaklaşan, çürüyen, eriyen şeyler görüyorum. Sürekli olarak her şey zayıflayıp, dökülüyor. Ben de içlerindeyim.
Bu insan düğümünden kurtulmak için tek çarem onlarla eriyip yok olmak gibi görünüyor. Biliyorum bu böyle sürüp gitmeyecek. Aradığımı hiçbir zaman bulamayacağım diyorum. Diyorum gireyim mutfağa, pencerelerin kenarlarına iyice bir şeyler tıkıştırayım. Sonra tek hareket gazı açmak, sakince yere uzanmak…
Diyorum ne olacaksa olsun ama vazgeçilir mi güneşten, ışıktan, aydınlıktan bu bomboş dünyada aydınlığa ulaşma düşünden başka güzel ne var ki?
O düşü de mi gaza boğayım. Oysa düşüm benimle kalırsa her şey erise de, kimse onu benden alıp, kendine mal edemez. Güneşli günler benimle kalırsa bulunduğum yer yekpare çürüse bile kurtulabilirim ben bir başıma.
Ne yolculuktu… Sonunda geldim eve. Ben ve kafamdakilerin hepsi. Mutfağa hiç göz atmadan içeri geçtim. O da oradaydı. Benden önce gelmiş, yerleşmiş, beni beklemiş. Bakışlarını yüzümde duyduğumda, dayanamadım gözlerimi her zamanki koltuğumdan ayırıp ona çevirdim.
Cam bir şişe gibiydi bakışları, boş, saydam, parlak ve hissiz.” Hoş geldin” dedi umursamaz biçimde “Beni çağırdın geldim. Mutfakta yapmak istediklerin vardı.” Belli belirsiz gülümsedi. Sonra gülümsemesi genişledi aynı anda gözlerindeki parlak hissizlikte, zalim bir ışık yanıp söndü.
“Vazgeçmiş olsam. Gider misin?”
“Hayır, geldim artık”
“Ayakta durma öyle!” dedim. ”Madem buradasın, oturalım. Uzun yorucu tüketici bir yoldu. Oturalım”
Yine aynı ışık yandı gözlerinde “Oturmak yeter mi dinlenmeye, Uzanmayı düşlemiştin sanki? ”
“Kaç gündür hep…” devam edemedim.
“Nasıl” dedi
“Hiç kaç gündür hep seninle karşılaşmayı kurdum”
“Evet o kadar yürekten istemiş olmasan, benim ne işim olur burada? Senin isteğin…” dedi kötü kötü sırıtarak.
İnsanın kendi isteğinden dönmesi başkasına verdiği sözden dönmesinden çok daha zormuş, anladım. Geri dönmek, vageçmek mi? Her şeyi hazırlamıştım oysa. Her şeyi derken evden çıkmadan pencere kenarlarına hava geçirmez hale getirmiştim.
Şimdi dönüp “Yok ben gelmiyeceğim” demek mümkün mü? Onunla gitmesem, ne yapacağım çırpınıp durmak, hep böyle her gün aynı. Bu korkunç devam. Bıktım. Kafamdaki ses bir tıngırtı , hiç kesilmeyen…
Başımı kaldırıp uzaklara baktım. Bulutların arasından güneş çıktı. Işıl ışıl, ışık ışık, Nasıl da yaşam dolu ışıkları üzerime salıyor? “Geçecek” dedi. “Düzelecek. Yeter ki devam et. Vazgeçme!””
Yarım bir gülümseme ile salona onun yanına döndüm. Daha önce onun oturduğu yerde, pencereden sızan ışığın içindeki düzenli toz taneciklerinden başka bir şey yoktu. Derin bir soluk aldım “Gitmiş” dedim. Kafamdaki ses ekledi “Şimdilik” Susturdum onu.
Bugün kandil, küçük simitleri tabağa koyup karşı kapıda Tuba’nın zilini çaldım… Çay demleriz, güneş de var…