script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script

İnsan olmak türlü çeşit duygularla yoğrulmaktır. İçinde bulunduğumuz durumu ifade edebilmek için duyguları adlandırırız. İşte o anda duygunun ilerleyebileceği alanı çerçevelemiş oluruz. Oysa duygular içimizde, zihnimizde sonsuz hareket ve etkileşim halindedir. Hissettiklerimizi isimlendirmek onların akışkanlığını durağan hale çekmek, sınıflandırmaktır.
Sevdiğimiz birini kaybederiz içine düştüğümüz derin karanlık kuyuya “yas “deriz. Böylece yaşadığımız bize ait engin deneyim dünyadaki bütün insanların kayıp karşısında hissettikleri ile aynı kategoriye indirgenir. Hissedilen yas, neredeyse ortak bir mülkiyet haline dönüşür.
Duygumuzu paylaşmak, anlatabilmek için isimlendirmemiz gerekir. Ama isimlendirmek hissedilenlerin çoğunu kesip atmaktır. Kelimeler düzen sağladığından duyguları adlandırmak kaotik anlaşmazlığı önler. Oysa ki duyguların doğal gel- gitleri düzensiz çoğu zaman da kaotiktir.
Adlandırma, modern dünyada yönümüzü bulabilmek için olmazsa olmaz bir harita oluşturmaya benzetilebilir. Böylece boşluk duygusu ortadan kalkar gidilecek istikamet belirlenir. Gelin görün ki harita içinde bulunduğumuz coğrafi özellikleri yansıtamaz. Denizler deniz olarak işaretlenir. Denizin konumunun tam olarak doğru işaretlenmiş olması onun enginliğini, derinliğini, ferahlatıcı rüzgarını, dalga hareketlerini anlatmaz. Duyguyu isimlendirip anlatırız ama yoğun yaşam olaylarını anlatırken hep içimizde bir şeyler eksik kalır.
Öte yandan adlandırmamak iletişimi imkansız hale gelir. İsim vermek duyguları sınırlayıp eksiltse de konuşulmasını sağlar. İçine düşülen kuyulardan çıkıp özgürleşebilmenin tek yolu konuşabilmektir. Bu nedenle dil, kelimeler hayati önem taşır ama unutulmaması gereken kelimelerin son olmadığıdır.
Duyguların kelimelere sığmadan taştığını, anlatılanların yanı sıra anlatılamayıp ima edilenleri de hesaba katmak gerekir. Kelimeler deneyimin, kavramlar evrensel gerçekliğin tamamını yansıtamaz.
“Bir duyguyu adlandırırsanız, onu sınırlarsınız.”
Bu söz, yalnızca dilin sınırına değil, insanın varoluşsal konumuna da işaret eder. Çünkü Camus için insan daima anlam bulmaya çalışır, dünya ise bu çabaya kayıtsızdır. İnsanın açıklama/anlam ihtiyacı ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki yarıkta absürd kavramı yerleşir. Adlandırmak, insanın çaresizce yarığı kapatma girişimidir.
Tersten bile düşündüğümüzde… Mesela, son derece strict olması gereken “rirüellik” bir çalışmada bile, duygusallığı, “O” ortamda oluşturamayan başkan, aslında “O” birlikteliğe ait değildir…