Altay Öktem'in "Hayat Bazen Çentiklidir" kitabı üzerine bir deneme

Pürüzlü Bir Zaman Defteri

Altay Öktem’in “Hayat Bazen Çentiklidir” kitabı üzerine

Bu yazıda tesadüfen Alev Ramiz önerisiyle elime geçen Altay Öktem’in “Hayat Bazen Çentiklidir” kitabından bahsetmek istiyorum.

Follow my blog with Bloglovin

Her şeyden önce bir okur olarak beni en çok etkileyen bu 186 sayfalık çok da kalın olmayan hatta ince sayılabilecek metnin okundukça genleşip uçsuz bucaksız hale gelmesiydi. Hayat Bazen Çentiklidir tam benim sevdiğim kitaplardan kabımı daldırdığım denizden alabildiğim kadar su alıp çıkabildiğim, sonra yazılanları tekrar düşününce, araştırınca kabımın biraz daha genişlediğini görüp tekrar denize daldırdığım bu kez biraz daha çok suyla çıktığım bir yapıt. Bir bakıma herkesin kendi derinliği kadar yararlanmasını sağlayan bir eser.

Hayat ya da toplum düzeni başlangıçta bize düz bir hikâye vaat eder: başlangıcı, gelişmesi, sonuçları olan bir anlatı yaşayacağımız söylenir. Ama gerçek yaşam elbette sürprizlerle dolu.  Altay Öktem de kitap boyunca doktor kimliğini de kullanarak Hayat Bazen Çentiklidir ile bize başlangıçta verilen vaadin nasıl bozulduğunu netleştiriyor.

Okumaya başlayıp da daha ikinci denemede Antonin Artaud ile karşılaştığımda zaten artık kitabı bitirmeden bırakmam mümkün değildi.

Hayat Bazen Çentiklidir ’de Öktem okuru şiirden denemeye, denemeden günlük tarzına kadar uzanan bir yazı dünyasına alıyor. Metinler ne kadar derin olsa da dayatmacı değil. Anlatıyor ama dayatmıyor, kesin böyledir demiyor. “Böyle oldu” diyor ve kenardan gülümsüyor.

Kitapta zaman çizgisel biçimde akmıyor. Ama bilim kurgu filmlerinde alıştığımız gibi ani Flash-back’ler de yaşamıyoruz. Zamanın içinde tıpkı yaşarken olduğu gibi belli bir hızla giderken duraklıyoruz, takılıyoruz, biraz geri gidip olanlara göz atıyoruz belki biraz daha geri gitmemiz gerekiyor daha da önce neler olmuştu ya da daha fazla geri gitmemize gerek olmuyor biz de kaldığımız yerden devam ediyoruz. Öktem çentiği son derece güçlü bir metafor olarak kullanıyor. Yaşadıklarımızın iz bıraktığı, ama hiçbir zaman tam olarak kapanmayan, biz izin vermedikçe de daha da derine inmeyen yerlerin, olayların zeminimize attığı çentikler…

Ruhsal ve/veya düşünsel derinliğimize çentik atan olayların  ille de üzücü, derin yaralar açan travmatik gelişmeler olması gerekmez basit hayal kırıklıkları, hatta mutluluklar bile çentik atabilir. Söylenmemiş sözler, ertelenmiş kararlar, kaçırılmış bir otobüs, yarım kalmış düşünceler, cesaretsizlikler… Öktem, bu eksiklikleri bir başarısızlık alanı olarak değil, hayatın doğal dokusu olarak ele alıyor. Hayatın “önemsiz” sayılan ayrıntılarında saklı olan varoluşsal yükü görünür kılıyor. Bizde çentik açan her anı kıymetli, hem de çok…

Eserde temel duygunun melankoli olduğunu hissediyoruz. Ama durgun, derininde kaybolunan bir melankoli değil bu. Yazar her ne kadar sakince, hayatı olduğu gibi kabullense de okuruna içindeki çelişkiyi sorgulatan bir melankoli sunuyor. Bu havaya kapılıp biraz bulutlanma hissettiğimizde, Öktem’in hayata karşı geliştirdiği mizahi bakışı, ironik dilinde yakalayıp, toparlanıyoruz.

Kitabın dili olabildiğince sade, süslü cümleler kullanılmıyor. Anlatım sırasında yazar yukarıdan bakmıyor aksine kendi tökezlemelerini ifşa ediyor. Böylece metin samimi bir ton kazanıyor: Hayatla baş edememenin utanılacak bir şey olmadığını hatta böyle olmasının normal olduğunu ima eden bir samimiyet hissediyoruz. İddialı cümlelere, iddialı felsefi yaklaşımlara rastlamıyoruz ama denemelerin altı sağlam bir muhakemeden geçmiş derin düşüncelerle dolu.

Okunanlarda anlam, bütün halinde değil parçalar arasında görünüp kayboluyor. Baştan sona sistematik bir anlatı içinde ilerlemiyoruz. Fakat bize görünen parçaları dikkatli takip ettiğimizde, hepsinin estetik bir bütünlük içine yerleştiğini görüyoruz. Bu yönüyle kitap, modern insanın dağınık ruh haline oldukça yakınlaşıyor. Metinleri okurken kendimizi “anlamaya” değil, “tanımaya” davet edilmiş hissediyoruz. Yazılanlar, kusursuz bir anlatı kurmuyor, dağınık bir yaşantıyı olduğu hâliyle kabul ediyor.

Yazar belki olanlara kızıyor ama bağırmıyor; hayal kırıklıkları yaşıyor ama dramatize etmiyor. Okur olarak yazarın kendisiyle dalga geçebilme cesaretinde bir yakınlık buluyoruz.  Metin kusursuz bir “ben” anlatısı kurmaktan çok; tökezleyen, çelişen, ne yapacağını bilemeyen bir öznenin iç sesini bize duyuruyor.

Hayat Bazen Çentiklidir de anlatılan geçmiş, sürekli gidilip gelinen nostaljik bir sığınak olmaktan öte bugüne yansıyan bir gölge izlenimi veriyor.  Altay Öktem anıları tam hatırlamıyor, zaten böyle bir çabası da yok. Yaşanıp bitenlerin tıpkı hayat gibi zihinde eksilmiş, çarpıtılmış hatta yeniden yazılmış olduğunun farkında. Öktem, belleğin güvenilmezliğini kabul ediyor fakat bunu bir sorun olarak değil, yazının ya da hayatın doğal zemini olarak kullanıyor. Ona göre bize kalan çentikler biraz da unutamadıklarımız; hatta yanlış hatırladıklarımız. Yaşam, doğru hatırlanan bir şey değil; sürekli yeniden kurulan bir şey.

Kendinizle, yaşananlarla, yaşanacaklarla, yaşanabileceklerle ilgili büyük büyük cevaplar arıyorsanız belki bu kitap size uygun olmayabilir ama “Bu neden böyle?” diye sorgulamaya razıysanız o zaman size hayatın pürüzlü, aksak, düzensiz dönemeçlerinin doğal olduğunu, yaşarken iki adım geride durup, gözlemlerseniz olup bitenlerden keyif alabileceğinizi hatırlatıyor. Her şeyin yolunda gitmesinin değil, gitmemesinin doğal olduğuna vurgu yapıyor.

Hayat Bazen Çentiklidir bana şunu düşündürdü: İşlerin düzgün gitmemesi bir sorun değil. Belki de sorun, hep düzgün gitmesini beklememiz. Bu kitap, okura “Toparlan” demiyor. “Geçer” demiyor. Sadece şunu fısıldıyor: Dağınıksan, eksiksen, takılıp kalıyorsan, hâlâ hayattasın.

Ve hayat böyleyken daha gerçek.

2 Comments

  1. Deniz kenarına gidip, elindeki bardağı doldurduğunda içinde balık olmaması, denizde balık olmadığı anlamına gelmiyor… cKOVALI

Bir Cevap Yazın