“İnsan kendinden kaçamaz ama hep kaçadurur.” — İoanna Kuçuradi

script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script 

İoanna Kuçuradi’nin bu kısa ama derin cümlesi, insanın binlerce yıldır süren içsel gerilimini bir nefeste anlatıyor. “Kendinden kaçamamak” bir yazgı gibidir; “ama hep kaçadurmak” ise o yazgıya direnmenin ironik biçimi. İnsan, varoluşunun ağırlığını taşırken, aynı anda ondan uzaklaşmanın yollarını da arar.

Follow my blog with Bloglovin

Kendini tanıdıkça kaçmak ister ve kaçtıkça kendine yaklaşır. Kuçuradi’nin bu sözü, insanın varoluşla kurduğu en kadim çelişkiyi görünür kılar: Kaçışın yönü nereye olursa olsun, yol hep içe dönecektir.

Kendinden Kaçamamanın Hikâyesi: Edebiyatın Aynasında İnsan

Kendini bilmek, sadece bir aydınlanma değil, aynı zamanda ciddi bir yüktür. Aynaya bakıldığında insanın gördüğü yalnızca yüzü değil; seçimleri, korkuları, yok saymaya çalıştığı bütün özellikleridir. Bu nedenle İnsan, kendi varlığının farkına vardığı anda ondan kaçmanın yollarını da aramaya başlar.

Kendinden kaçmak, bazen başkalarında erimek; bazen de iş, alışkanlık, başarı ya da unutuşla kendini uyuşturmaktır. Kuçuradi’nin vurguladığı “kaçadurmak” fiili, bu kaçışın bitmeyen doğasını gösterir: İnsan, bir kez değil, sürekli kaçar. Kaçmak bir fiil değil bir haldir.
Ama kaçılabilecek yer neresidir?
İnsan her defasında kendisine geri döneceği bir merkezden başka nereye gidebilir ki?

Bu söz, yalnızca bir paradoks değil aynı zamanda bilinç yükünü taşımanın sessiz trajedisidir.

Jean-Paul Sartre, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” derken aynı şeyi başka bir yönden söyler: Özgürlük, insanı kendi seçimlerinin sorumluluğuna mahkûm eder. Kaçtıkça daha çok seçmek, seçtikçe daha çok kendisi olmak zorundadır. İnsan, ne yaparsa yapsın, kendi seçimlerinin sorumluluğundan kaçamaz. Her kaçışın içinde, seçimlerinin yankısı vardır.

Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğünü “lanetli bir mahkûmiyet” olarak tanımlar. Çünkü insan, ne yaparsa yapsın, seçim yapmak zorundadır ve her seçim, kendine dönük bir aynadır. Bu yüzden Sartre’ın “özgürlük baş dönmesidir” cümlesi de aslında Kuçuradi’nin “kaçadurur” deyişinin felsefî yankısı gibidir. İnsan kendini görmeye cesaret edemez, çünkü görürse sorumluluk almak zorundadır. Bu nedenle, varoluşun merkezindeki kaçış, bir tür kendini koruma refleksi olarak da düşünülebilir.

 Ve belki de asıl trajedi, insanın kaçtıkça kendine daha fazla yaklaşmasıdır. Çünkü kaçmak, dolaylı bir kendine dönüş biçimidir. Her kaçış, insanı farkında olmadan kendi merkezine bir adım daha yaklaştırır.

Yine de Kuçuradi’nin cümlesinde gizli bir umut vardır. “Kaçadurmak” fiilinin içinde bir tür insanî ısrar gizlidir. Kendini tam olarak bilememek, ama o arayıştan da hiç vazgeçmemek.

Kendinden Kaçışa En İyi Ayna Tutan Sanat Edebiyattır

İnsan, kendinden kaçtıkça yazmaya, yazdıkça kendine dönmeye mecburdur.

Edebiyat,  kendinden kaçma çabasının tarihidir. Çünkü edebiyat, insanın kendinden kaçışını en estetik, en sancılı biçimde ortaya koyan sanat dalıdır. Her metin, bir içsel kaçışın kendine dönüş haritası gibidir.  

Kendinden Kaçmanın Romanı: Kafka’nın Josef K’sı

Kafka’nın Dava’sındaki Josef K., adaletten kaçmaz aslında kendinden kaçar. Mahkeme, suç, yargı, hepsi kendi bilincinin duvarlarında yankılanır. Kafka, insanın kaçamayacağı tek mahkemenin “kendi iç sesi” olduğunu anlatır.
Josef K. ne kadar koşarsa koşsun, o görünmeyen sistemin içinde hep kendine varır.

Kaçışın Aynası: Dostoyevski’nin Raskolnikov’u

Suç ve Ceza eserinde Raskolnikov, toplumdan, yoksulluktan, hatta Tanrı’dan kaçar; ama en sonunda kendi vicdanına çarpar. Cinayet, yalnızca bir eylem olmaktan öte kendi içindeki bölünmüş benliğin yankısıdır.
Kendinden kaçmak ister, çünkü kendini bilmeye dayanamaz. Ama Dostoyevski bize “insanın, kurtuluşu kaçtığı vicdanın eşiğinde aradığını” gösterir.

Yitik Benliğin İzinde: Proust ve Belleğin Labirenti

Kayıp Zamanın İzinde, aslında bir kaçış değil, bir dönüş hikâyesidir. Marcel, geçmişe dönerek kendini bulur. Unutuş, bir tür kaçıştır; hatırlamak ise yüzleşmedir. Proust’un sayfalarında zaman, kaçışın değil, kendini yeniden bulmanın hikayesidir.

Modern Kaçışın Sesi: Albert Camus’nün Meursault’su

Camus’nün Yabancısında Meursault, dünyanın anlamını reddederek kaçmak ister. Ama bu   bir özgürlük yanılsamasıdır. Toplumdan uzaklaşırken, kendi varoluşuna yakalanır. Duygusuzluğu, aslında içsel bir isyan biçimidir.
Camus, insanın “absürd”le baş edemediği yerde sessizliğe sığındığını söyler. Kaçmak, burada artık bir eylem değil, bir durumdur.

“Yabancı” insanın absürd kaderini fısıldar: “Ölümden korkmuyorum ama yaşamanın anlamını bulamıyorum.” Bu cümle, Kuçuradi’nin sözüyle hemen hemen aynı çizgide durur: Kaçış vardır, ama kurtuluş yoktur.

Beckett’in Sessizliği

Samuel Beckett, modern insanın imkânsız kaçışını en net hâliyle gösterir. “Godot’yu Beklerken”’de Vladimir ile Estragon’un bitmek bilmeyen bekleyişi, eylemsizliğe dönüşen bir kaçıştır.

Beckett’in sessizliği, Kuçuradi’nin sözündeki “kaçadurma”nın teatral biçimidir. Kahramanlar
kendilerinden kaçamazlar, ama her cümlede o kaçışı sürdürürler. Beckett’in sahnesinde, beklemek bir tür varoluş ertelenmesidir. İnsan kendinden kaçamadığı için, kendini oyalayarak yaşar.

Kaçışın İmkansızlığı

Edebiyatta da tıpkı gerçek hayattaki gibi hiçbir kaçış tamamlanamaz. Kahramanlar uzaklara gider, şehirleri terk eder, susar, unutur, delirir ama sonunda bir cümle, bir anı, bir rüya onları kendi içine geri çağırır.
Kuçuradi’nin sözü tam da bu yüzden edebiyatla yankılanır. İnsan, sayfalar boyunca kendini arar; bulduğunda  yine kaçmak ister. Her karakter, bir kaçışın içinden doğsa da daima kendine dönüşün sessizliğinde kaybolur.

Bir Cevap Yazın