script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script

“Yokluk o kadar büyük bir evdir ki, duvarlarından geçip havaya resimler asabilirsiniz.”
Yukarıdaki dize sanat dünyasında, kesinliği kanıtlanamamış olsa da Pablo Neruda’ya atfedilmiştir. Söz konusu aforizmayı ele alıp, yokluğun estetiği üzerine zen ve batı felsefesi arasında bir köprü kurup kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.
Başlıkta yer alan cümleyi, yalnızca şiirsel bir sezgi olarak algılamayıp, varoluşun en derin paradokslarından biri olarak kabul edebiliriz: Yokluk yalnızca bir eksilme değil, varlığın anlamını yansıtabilmesi için ihtiyaç duyduğu yüzeydir. İnsan, yokluğun içinden geçerken, kendisiyle baş başadır. Boşlukla temas, bilincin en çıplak halini ortaya çıkarır.
Yokluk Bir Alan Olarak Kabul Edildiğinde… Heidegger ve Hiçliğin Ufku
Heidegger, Hiçlik Üzerine metninde şöyle der:
“Hiçlik hiçler.”
Heidegger’in “Hiçlik hiçler” (Almanca: Das Nichts nichtet) ifadesi, felsefe tarihinin en kısa, en zor cümlelerden biridir. Bir başka deyimle “demir leblebi “olarak tanımlanabilecek bir aforizmadır.
Heidegger burada “hiçlik bir şeydir” demiyor. Tam tersine, onu bir eylem gibi kullanıyor.
“Hiçlik hiçler” demek, hiçlik bir etken olarak işler, bir şey yapar anlamına gelir.
Bu cümlede yaratılan devrim şudur:
Hiçlik pasif bir yokluk değildir tam tersine aktif bir deneyim alanıdır. Bu düşüncenin ışığında “Hiçlik hiçler”in açılımı “Hiçlik, varlıkların anlamını askıya alarak, varlığın kendisini görünür kılar.” şeklinde olabilir..
Hiçlik bir karanlık, yokluk değil, bir açılmadır.
Hiçlik sayesinde, varlığı ve kendimizi fark ederiz. “Hiçlik hiçler” ifadesinde, yokluğu bir yok etme gücü olarak değil, varlığı görünür kılan bir ufuk olarak anlamamız istenir.
Hiçlik, varoluşun arka planıdır. Varlık, ancak hiçliğin sessiz zemininde belirir. Neruda’nın “havaya resim asmak” metaforu da bu düşüncenin şiirsel karşılığı gibidir: İnsan, varlığa anlam kazandırmak için, yokluğun boşluğuna kendi iç resmini çizer.

Zen düşüncesinde de benzer bir sezgi vardır. Japonca’daki “mu” (無) kavramı, Batı’daki “hiçlik”ten farklı olarak, saf açıklık anlamına gelir. Mu, yok etmez; aksine her şeyin ortaya çıkabileceği boşluğu mümkün kılar. Heidegger’in “hiçlik varlığı ufukta belirginleştirir” düşüncesiyle Zen’in “boşlukta tüm şeylerin doğması” fikri burada birleşir.
Zen ustası Dōgen, Shōbōgenzō ise bu konuda:
“Boşluk boş değildir; içinde bütün dağlar ve nehirler vardır.” Yaklaşımında bulunur. Bu ifade, yokluğun aslında dolulukla özdeş olduğunu gösterir. Neruda’nın bahsettiği yokluk evi, işte bu “dolu boşluk”tur. Boşluğun görünmez duvarlarında imgeler, anılar, sesler yankılanır.
Bilincin Hiçliği: Sartre ve Zen Arasında
Sartre ise “Varlık ve Hiçlik’”te yokluğu bilincin merkezine yerleştirir:
Söz konusu metinde “Hiçlik, dünyaya dışarıdan gelmez; bilincin kalbinde doğar” demektedir. (Fransızca özgün ifade: “Le néant ne vient pas au monde du dehors; il s’inscrit au cœur de l’homme.”)
Ona göre yokluk, dış dünyada bulunan bir şey olmayıp, insan bilincine açılan bir boşluktur. Birini özlerken, bir nesneyi kaybettiğimizde hissettiğimiz o derin eksiklik, bilincin kendi hiçliğini fark edişidir. Bu yönüyle Sartre’ın “bilincin hiçliği”, bir bakıma Zen’in “boş zihin” öğretisine yaklaşır.
Zen’de zihin, sürekli bir akış halindedir. Onu doldurmak, tanımlamak ya da sabitlemek mümkün değildir. Meditasyon, bu akışın farkına varmaktır. Bir başka deyişle hiçbir şeye tutunmadan “hiçlikte oturmak”tır. Sartre’ın özlemle hissettiği o iç boşluk, Zen için bir huzur alanıdır. Çünkü Zen’e göre, yoklukla barışmak özgürleşmektir.
Sanatın Kaynağı Olarak Yokluk
Sanat, boşluğu doldurmaz; boşluğa yankı kazandırır. Ressam, şair, müzisyen… Bütün sanatçılar kendi eksikliklerinden, kayıplarından, suskunluklarından yola çıkar. Sanat, varlığın doluluğunu değil, eksikliğin sesini duyurur.
Nietzsche’nin “Sanat, yaşamın en yüksek doğrulamasıdır” sözü burada yeni bir anlam kazanır: Yaşam, yokluğun ortasında anlam arayışıdır. Her fırça darbesi, her melodi, her dize insanın hiçliğe karşı var olma çabasıdır. Bütün bunlar sanatçının ölüm karşısındaki direncini anlatır.
Zen estetiğinde “wabi-sabi” diye bir kavram vardır: Kusurun, eksikliğin ve geçiciliğin güzelliği anlamına gelir. Bu estetik, Neruda’nın “yokluk evi”yle ruh akrabalığı taşır. Çünkü wabi-sabi, yokluğu gizlemez, onu zarafetle kabul eder. Çay kasesindeki çatlak, solgun yaprak, bir sessizlik anı, hepsinin ortak yanı varoluşun kırılgan güzelliğini taşımasıdır.
Yokluğun Evi: Bir İç Manzara
Neruda’ya dönersek:
“Yokluk o kadar büyük bir evdir ki, duvarlarından geçip havaya resimler asabilirsiniz.”
Bu evin kapısı yoktur; duvarları saydamdır. İçine giren herkes, kendi anılarını, kayıplarını, umutlarını oraya asar. Bir çocukluk fotoğrafı, bir sevgilinin sesi, söylenmemiş bir cümle… Hepsi bu görünmez duvarlarda titreşir.
Zen’e göre, bu evin merkezinde hiçbir şey yoktur, işte tam da o “hiçbir şey”, her şeyin doğduğu yerdir. İnsan, bu yokluğun ortasında kendi varlığının resmini çizer. Çizgi bazen siliktir, bazen belirginleşir, ama daima bir iz bırakır. Yoklukta iz bırakabilmek…
Boşlukta Yankılanan İnsan
Belki de insanın en temel görevi, yokluğun karanlığında, kendi varlığının ışığını bulmaktır. Yokluk bizi yutar gibi görünür ama aslında bizi bize geri verir. Yokluğu kabullenip içinden geçtiğimiz geri dönüşte daha saf, daha farkında ve daha sessiz bir halde oluruz.
Zen ustalarının dediği gibi:
“Sessizlik konuşur.” Derinlik arttıkça sessizlik yoğunlaşır.
Ve Neruda’nın o büyük evinde, havaya asılmış her resim, sessizce şunu fısıldar:
“Ben hep buradayım, yokluğun içinde bile.”