script async src=”″crossorigin=”anonymous”></script

“Off çok kalabalık… Bugün bütün dünya AŞTİ’ye koşmuş sanki. Otobüs bir an önce gelse de şu kalabalıktan kurtulup, yerime otursam. Bavul ne kadar ağır. Gittikçe mi ağırlaştı. Yoruldum besbelli. Şu kızın saç renginden boyatmak istiyorum. Kendi rengi mi yoksa? Yok yok işte küllü sarı ama Bekir tam tutturamıyor bu rengi. Otobüsün geldiğini bu köşeden görebilecek miyim? Bir iki adım öne çıkıp bakayım geldi mi yeri boş mu. Şu kalabalıkta bardak çay satıyor adam. İçiyor herkes de. Şu pislikte çay… Patladınız mı susuzluktan?
Yok otobüs, ortada. Yeri boş ama… Bu iyiye işaret. Ay şu kadın sinirime dokundu. Kafasından itip yere yapıştırsam. Başka tarafa bakayım. En iyisi bavulun yanına döneyim. Bavul? Bavul nerede? Annemin bavulu. Burada bırakmıştım. Burada değil miydi? Evet işte buraya iki camın kesiştiği köşede bırakmıştım. Eski püskü bavul kim ne yapacak.? Nerede? Off kalabalık… Allah’ım delireceğim.Ya bulamazsam? Her şey de onun içindeydi. Yatılı kaldığım yıl ona yolladığım mektuplar. Yıllardır saklanan çocukluk fotoğraflarım. Ben çok şirin bir çocuktum. Fotoğraflar olmayınca nasıl gösterebilirim? Nasıl hatırlayabilirim? Nişanladığımda deniz kenarında yemek yediğimiz fotoğraf. Ay hepsi hepsi oradaydı. Bütün çocukluğum, ilk gençlik yıllarım. Her şey, okumayı söktüğümde aldığım kırmızı kurdele, lise mezuniyet yemeği, üniversite “kazandı” belgem. Daha bir sürü şey, ne gibi? O koca bavulda daha neler koymuştum bu sabah, bak aklım karıştı. Hatırlamıyorum. O bavul geçmişim hayatımdı. Kaybettim bavulu… Bütün geçmişi de mi…Şuradaki bavul benim mi? Yok değil, arka tarafta duran? Yok.
Neler koymuştum içine daha bu sabah hazırlamıştım her şeyi. Bu kadar çabuk unutmam. Ama işte hatırlatıcı şeyler olmadan yaşananlara nasıl anlam verilir. Ah işte yine o saç rengine sahip kadın geçti. Yok bu başkası, ama renk aynı. Bekir beceremedi bu rengi. Bavulum nerede? Otobüs perona yaklaşıyor mu? Yok, yeri boş daha. Kayıp bürosu nerede acaba? Şu üniformalı kıza sorayım. Yok o aptal gibi biraz. Onun arkasında duran öbür üniformalıya sorayım.
“Affedersiniz Kayıp Bürosu nerede? Bavulumu kaybettim. Yok çalındığını sanmıyorum. Eski bir bavuldu. Yanlışlık olmuştur. Geri getirirler.”
“Soldan düz gidin”
Kayıt bürosundaki zayıf, gözlerinin akı sararmış görevli bıkkın bir ifadeyle “Bavulunuz ne renkti. Tarif edin. Yok, en iyisi şu formu doldurun.” Kâğıdı aldım. En başta Adı Soyadı kısmına kendi adımı yazdım. Kaybedilen eşya bölümüne “bavul” yazdım. Rengi, “siyah,” ölçüleri “of! elinin körü ne bileyim. Orta boy.”
Tekerleksiz, köşeleri yıpranmış. İçindekilerin maddi değeri …”Yok” yazamıyorum. Yok yazsam gökler bana kızacak, bavulum geçmişimle, annemle birlikte yok olacak… Cümle yarım kalsın. Hoparlörden cızırtılı bir ses “Ankara’dan İstanbul’a gidecek otobüsümüz 15 dakika sonra hareket edecektir” Son on beş dakika…Geçmişi kurtarmak için son on beş dakika. Tekrar iki camın kesiştiği köşeye bakmalıyım. Belki alan geri bırakmıştır. Hangi köşeydi orası. Şu taraftan geldim galiba. İşte ilerideki camların kesiştiği yer. Ay şu kafasından yere itmek istediğim kadın da hala burada. İşte, işte köşeleri yıpranmış bavul orada. Adamın biri başında durmuş etrafa bakıyor. Koşsam, Keşke bu topuklu ayakkabıları giymeseydim. Ne bileyim. Çok az vakit kaldı.
“Beyefendi bu bavul benim.”
“Ha sizin mi? Yanlışlıkla almışım ben de sahibi kim diye bakıyordum. Alın” Bavulu bana doğru itti.
“Çok teşekkürler” Kaybedecek bir saniye yok hemen otobüsün yanına … Aaa yook artııık, otobüs hareket etmiş. Koşamıyorum, ayakkabılar… Bavul ağır. Bu kadarı çok fazla, gözlerimden yaş iniyor. Banklardan birine doğru gidiyorum. Bankın ucuna sıkışıyorum. Bavul elimde geçmişim yanımda ama geleceğim otobüsle gitti. Neyse artık. Geçmişini kurtaran geleceğini de kurar elbet…
Otobüs köşeyi döndü, AŞTİ’den çıktı.